İKİ YOLUMUZ VARDI;BİZ ZOR OLANI SEÇTİK Faruk ADIGÜZEL İnsan gençlik yıllarında yaşamı duygularıyla algılıyor. Yaşamınbu saf algılayışı, hayatın gerçekliğine çarptığında dağılır gider.Dağılan, 'çocukluğun kendiliğinden isyankâr' ruhudur. Görünen,insanların rekabet ve çıkar hırsıyla birbirlerini tepelemesi, yaşamakattıkları tüm anlamların para ve mülkiyetle sınırlı olmasıdır. Parave mülkiyetin belirlediği hayata karşı tutunabileceğimiz yegâne şey,çocukluğumuzdur. Düşlerimiz gerçekliğe çarptığında önümüze iki yolçıkar, birincisi mülkiyete teslim olmak, ikincisi ise isyankâr ruhuyeniden kazanmaktır.Biz dünyayı hem anlamak hem de değiştirmek istiyoruz. Anladığımızdünya rezillikler, hastalıklar, iğrençlikler dünyası; insanlarbirbirine yabancılaşmış ve birbirlerini anlamıyorlar; ya da sadecekendi çıkarlarına ve işlerine uygun geldiği zaman anlıyorlar.Birbirlerine kurnazlık yapmada ustalar ama dayanışmaya gelincebeceriksiz oyuncular oluyorlar. Yüzlerinde ki karakter maskeleriyledavranıyorlar.İçimizde anlatılamayan bir sıkıntı var; bir hüzün var. Duygular,acılar tarifsiz. Hayattan zevk sömüren insanlardan bıktık. Onlarınyüzlerini, mimiklerini görmek, seslerini duymak, korkularını hissetmekne acı... Çağımızın belası 'duyarsızlık hastalığı'na' yakalanmış,başkalarının acılarına cansız varlıklar gibi tepki verenlerdeniğrenmemek mümkün değil. Artık sadece kendilerine acıyarak acılarınınüzerini bencillikle örtenler, umutları umutsuz bir dünyayı yüceltmekolanlarla, kendisinden başka kimseyi sevmeyenlerle aynı toplumdayaşamak yürek parçalayıcı.Yabancılaşma, tüm duyguları sahteleştirdi. Dostluk, sevgi, aşklafları arasında nefret, hasret dolaşıyor. Kime güveneceğini çoğu kezanlayamıyorsun. Her gün önümüze iki yol çıkıyor. Birincisi, rekabetçidüzenin istediği gibi davranan, onun istediği gibi düşünen, herilişkiye çıkarcı gözle bakan insana giden yol. İkincisi bu düzeninpisliklerini üzerinden atmaya çalışan, dayanışma ilkelerine sarılmış,yabancılaşmanın tüm olumsuzluklarıyla kavga eden insana giden yol.Hepsi mutsuz olduğu halde hep birlikte mutluyuz diyebağırıyorlar. Rekabet örülü birlikteliklerini, yüreklerininikiyüzlülüğünü, samimi insan ilişkisi olarak sunabiliyorlar. Yaşamdannefret etmek ve kendi içinde çekilmek yaşamın kıyısına çıkmaktır biranlamda. Devrimcilik dedikleri ise, yaşamın kıyısına düşmemektir.Yaşamın tam ortasında, kirliliğin, pisliğin göbeğinde bunlarıparçalayacak başka bir yaşamı örgütlemektir. Mutluluk nedir diyesoruyordu kuralsızlığın hikâyesini yazan, biz de cevap veriyordukbirlikte: 'mutluluk kendi içinde dayanışmacı ilişkiler örmektir,mutluluk arkadaşını gördüğünde gözlerinin içinin parlaması demektir'diye. Şimdi mutlu değiliz hiç birimiz, maskeliler arasında maskesizlerolmaktan vazgeçtik. Biz gözlerimizi birbirimizden kaçırdığımızdatükendik. Şimdi bir kez daha zor olanı seçmek zorundayız,gözlerimizdeki perdeyi kaldırmalıyız.Bundan daha büyük insanlık görevi yok. İşte bu yüzden biz ikinciyolu seçtik.Gören göze işite...
Biz ikrar dedikmi can bağışlarız
Kuralına nokta nokta uyarız
Uymayana bizden değil sayarız
Biz ikrar dedikmi can bağışlarız
XXX
Kirve müsahibe ikrar diyoruz
Günaha sevaba ortak diyoruz
Ayrı bedenlerden bir can oluruz
Biz ikrar verdikmi orda dururuz
XXX
İnsan kavramını kutsal biliriz
Bütün haklarına saygı duyarız
İnsanları eşit kardeş biliriz
Biz insan dedikmi can bağışlarız
XXX
Diyap Gökdumanım bunu biliriz
Milyonlarda bir bedene gireriz
İkrardan dönmeyiz seri veririz
Biz ikrar dedikmi can bağışlarız
Herdifli dostlar malumatınız varmı bilmiyorum yeni yapılacak demiryolu ulaştırma bakanlıgı tarafından güzergahı refaiye üzerinden erzincana baglanacak yani bizim buraların çöküşü demektir kemalıların sitelerinede yazdım fakat yayınlamadılar gizliyorlar.
Bir zamanlar bir sofu dünyayı gezmeye çıktı. Bir gün yolu bir şehre düştü. Bu şehir simdiye dek gördüğü şehirlere benzemiyordu. Sabah saatinde herkes işine gücüne gidiyor, sessizlik içinde yaşam sürüyordu. Şehrin alışılmamış bir düzeni vardı. Sofu şehrin bu düzenini görünce şaşakaldı. Öyle ki birisine yaklaşıp bir şey sormaya cesaret edemedi. Karnı acıkmıştı. Şehri gezerken bir fırın gördü. Ekmek almak için içeri girdi. Fırıncıya para uzatarak ekmek istedi. Ama fırıncı hayretle paraya baktı:
"Bu ne bu? Biz bunu kaldırmak için yıllarca uğraştık, büyük savaşlar verdik. Anlaşılan sen Rıza Şehrinden değilsin, dünyalı olmalısın" dedi.
Sofu; "Evet bu şehirden değilim" diye cevap verdi.
Fırıncı: "Halinden belli oluyor. Dur, öyleyse seni görevlilere teslim edeyim. Onlar seninle ilgilenirler. Bizim şehrimizde para pul geçmez" dedi. Fırıncı bu sofuyu görevlilere teslim etti. Görevliler önce kendi aralarında bu sofuyu ne yapacaklarını tartıştılar. İçlerinden biri:
"Meclise götürelim, ulular karar versin" dedi.
Öbürleri de bu görüşe katıldılar. Bunun üzerine tümü meclisin yolunu tuttu. Yolboyu sofu düşünüyordu. İçinden "Paranın geçmediği bir şehir. Görevliler, ulular meclisi..." diyordu.
Neyse bir süre yürüdükten sonra divana vardılar. Ama sofu bu kez de şaşakaldı. Çünkü divan denen bu meclis hiç de düşündüğü gibi büyük ve gözkamaştırıcı değildi. Düşündüğünün tam karşıtıydı. Bir sessiz köşede küçük bir yapı idi. Yerlere basit kilimler serilmişti. Ak sakallı ulular bağdaş kurmuş kentin sorunlarını görüşüyorlardı. Görevliler uluları selamladıktan sonra:
"Bu dünyalı şehrimize girmiş. Acıkmış, ekmek almak için bir fırına girmiş. Fırıncıya para vermeye kalkmış. Bunun üzerine fırıncı farkına varıp bize teslim etti. Ne yapalım?" diye sordular.
Ulular; "Bunu neden buraya getirdiniz? Törelerimizi biliyorsunuz. O konakta bir odaya yerleştirin, aşevine götürün, gerekeni yapın" diye buyurdular.
Bunun üzerine görevliler sofu ile birlikte geri döndüler. Önce bir aşevine götürdüler. Karnını doyurdular. Sonra kentin konukları için yapılmış konağa götürdüler. Bir odaya yerleştirdiler:
"Burada para pul geçmez. Burası Rıza şehridir. Rızalıkla her istediğini alır, her istediğini yaparsın" diye uyardılar.
Sofu konağa yerleşti, gezip dolaştı. Rahatı yerindeydi. İstedigini alıp her istediği yerde yiyip içiyordu. Hiç kimse "Ne arıyorsun?" diye sormuyordu. Bir kaç gün sonra eşyalarını topladı. Şehirden ayrılıp yola koyulmak istedi. Ama görevlileri karşısında buldu. Görevliler:
"Gidemezsin!" dediler. "Bu şehir Rıza şehridir, adı üstünde. Sen buraya rızan ile geldin. Bizde sana yiyecek verdik, yatacak yer sağladık. Bu şehirde kaldığın sürece bizden razı kaldın mı?"
Sofu; "kuşkusuz razı kaldım, sağolun!" diye karşılık verdi.
Görevliler: "Şimdi bizim de senden razı kalmamız gerek. Bu yiyip, içi...
Gürültü patırtının ortasında sükunetle dolaş; sessizliğin içinde huzur bulduğunu unutma. Başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe herkesle dost olmaya çalış. Sana bir kötülük yapıldığında verebileceğin karşılık unutmak olsun. Bağışla ve unut. Ama kimseye teslim olma. İçten ol; telaşsız, kısa ve açık seçik konuş. Başkalarına da kulak ver. Aptal ve cahil oldukları zaman bile dinle onları; çünkü, dünyada herkesin bir öyküsü vardır.
Yalnız planlarının değil, başarılarının da tadını çıkarmaya çalış. İşinle, ne kadar küçük olursa olsun ilgilen; hayattaki dayanağın odur. Seveceğin bir iş seçersen yaşamında bir an bile çalışmış olmazsın. İşini öyle sev ki , başarılarının bedelini ve yüreğini güçlendirirken verdiklerinle de yepyeni bir hayat başlatmış olacaksın.
Olduğun gibi görün ve göründüğün gibi ol. Sevmediğin zaman sever gibi yapma. Çevrene önerilerde bulun ama hükmetme. İnsanları yargılarsan onları sevmeye zaman kalmaz. Ve unutma ki insanlığın yüzyıllardır öğrendikleri, sonsuz uzunlukta bir kumsaldaki tek bir kum taneciğinden daha fazla değildir
Aşka burun kıvırma sakın; o çöl ortasında yemyeşil bir bahçedir. O bahçeye layık bir bahçıvan olmak için her bitkinin sürekli bakıma ihtiyacı olduğunu unutma.
Kaybetmeyi ahlaksız bir kazanca tercih et. İlkinin acısı bir an, ötekinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki, o yolda malûp olman bile zafer sayılır. Bu dünyada bırakacağın en büyük miras dürüstlüktür.
Yılların geçmesine öfkelenme; gençliğe yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et geçmişe. Yapamayacağın şeylerin yapabileceklerini engellemesine izin verme. Rüzgarın yönünü değiştiremediğin zaman, yelkenlerini rüzgara göre ayarla. Çünkü dünya karşılaştığı fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getirmediğinle ilgilenir. Ara sıra isyana yönelecek olsan da hatırla ki, evreni yargılamak imkansızdır. Onun için kavgalarını sürdürürken bile kendinle barış içinde ol.
Hatırlarmısın doğduğun zamanları; sen ağlarken herkes sevinç içinde gülümsüyordu. Öyle bir ömür geçir ki, herkes ağlasın öldüğünde, sen mutlulukla gülümse. Sabırlı, şefkatli, bağışlayıcı ol. Eninde sonunda bütün servetin sensin. Görmeye çalış ki bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen, dünya insanoğlunun biricik mekanıdır.
Öyle bir devirdeyiz ki, seni sevenler bu gün, ne yazıkki yobazlıkla, gericilikle suçlanıyorlar ve hatta daha da ileri giderek
"Ali bir Araptır biz Alevilerin Ali'yle uzaktan, yakından ilgileri yok" ve hatta daha da ileri giderek "Aleviler takıyye yapıyorlar" diyebiliyorlar.
Ya Ali,
Ben seni Şah-ı Velayet bilirim! Ben seni Hazreti Muhammed'ten sonra, hakkı yenilen mazlumlardan bilirim.
Ya Haydar-ı Kerrar Ali,
Ben seni Kabe'de doğan ve doğduğu zaman Mekke'yi sarsan yiğit bilirim! Ben seni elinde Zülfükar'ıyla münkirlerin korkulu rüyası olarak bilirim! Ben seni mazlumların,
yetimlerin, gariplerin sahibi bilirim! Ben seni Allah'ın yer yüzündeki eli bilirim! Ben seni tüm peygamberlere gizli, Hz. Muhammed'e ise açıkça yardım eden Allah'ın dostu bilirim!
Ben seni Ademin tövbesinin kabul sebebi,seni Musa'ya Kızıldeniz'i yaran, Nuh'un gemisini yüzdüren, İbrahim'i ateşten kurtaran, Davut'a ses olan, Süleyman'a mührü veren,
İsa'yı çarmıhta müjdeleyen veli bilirim!
Ben seni Fatima'nın sadık eşi, Oniki İmamların atası bilirim! Ben seni Cebrail'in öğretmeni bilirim! Ben seni alemlerin sultanı; konuşan Kuran bilirim!
Can bilirim, canan bilirim! Derde derman bilirim; senin sıfatlarının yanında kendimi aciz ve bilgisiz bilirim! Bu vesile ile senin üstün vasıflarını anlatacak kudrete sahip değilim.
Ya emr-ül Müminin,
Tüm kainat defter olsa, canlı cansız ne varsa yazıcı olsalar senin sıfatllarını yazmakla bitiremezler.
Ya Ali, Ey Yalnız İmam,
Beni bağışla terse dönmüş çarkı gördüm, çok kahırlandım ve sana yazma ihtiyacı duydum. Düne kadar seni çok sevdikleri için yobazlıkla suçlananların yanında
bugün kimler var biliyor musun, çıkar ve menfaatleri için sözde Aleviler çıktı!
Sen demiştin ki "Beni kim herşeyden üstün görür ve çok severse mutlaka musibete uğrar" diye, bugün bu sözünü daha iyi anlıyorum! Seni sevenler bugün hepten musibetteler.
Ya Ali, Ey Şah-ı Merdan,
Son yaşanan olayları gördükçe sana yazma ihtiyacı duydum ve yazdım! Sana düne kadar "Ali Arap'tır, o bir katildir" diyen utanmazlar,
bugün senin dilek ve temennilerinden ayrılmıyorlar!
Ya Ebu Turap,
Şayet seni sevmek Rafizilik, yobazlık, Kızılbaşlık, Kafirlik ise ben bunlardanım! Sana çamur atanlardan değilim! İki yüzlü olan ben değilim!
Koltuk uğruna senin makamını kullananlardan hiç değilim! Haşa, ne şahsına ne de soyuna dil uzatanlardan değilim! "
Bize ne Ali'den" demeye dilim varmaz! Şeklin ve şemalin üzerine yorum yapanlara lanet olsun!
Hz. Pir'in postuna oturup, başlarını secdeye koyanlar bile, bugün bir sessizlik içindeler! Demekki dünya bir menfaat dünyası olmaktan kurtulamıyor!
Ben senin hakkında söylenenlerin hiç birine rağbet etmiyorum! Kendi sitemlerimle seni üzdüğüm için özür dilerim!
Kemah'lı Değirmenci Halil Ağa'nın eşi Efsane Kahraman Aziz Ağa'nın annesi
Hanım Ağa Kemah'lıların Çayı neden bu kadar çok sevdiklerini şöyle anlatmış;
Çayın alt demliği,suyun devamlı kaynayıp durduğu kap evin kaynanasıdır
Üst,küçük demlik evdeki gelindir
Alt demlik kaynadıkça o olgunlaşır,demlenir
Gelinin kocası ise bardaktır,biraz gelin doldurur birazda kocanın anası
Çocuklar Çayın şekeridirler,tat verirler
Görümce ise Çay kaşığıdır,arada bir gelir ve karıştırır gider
Kaynataya gelince o da bardak altıdır,dökülenleri bir araya toplar
merhaba karakoc,
"resim Galerisi" ne girdiginde en basta "Dogan Karatay, nisan 2010,
Herdifliler ve Köy resimleri sergileri var. yeni resimler bu sergilerde. bunlari görmen gerekiyor. saygilar
merhaba ismail.
yazdiklarini anliyorum. site üzerine cok sey yazabilirim. bence yazmanin bir sey getirmeyecegini düsünüyorum. her seferinde yazdik, elestirdik, önerdik, bulasmadigimiz bir sey birakmadik sahiden. isin sonuna geldigimizi görüyorum. site devam edebilir elbette. ama benim üzerimeden olmaz. hem siteyi bu sekilde baska yere aktaramazsinda. bir aya kadar icerigini kopyalayabilirsiniz. ilerde site devam edilirse eklersiniz.
ismail, facebook ta 3 adet herdif grubu bulunuyor. bi bak neler oluyor! hic bir sey. ihtiyac duyulmuyorsa üzerine gitmemek gerekiyor. insanlar iletisimlerini nasil ve nerde gerceklestiriyorlarsa onlari ilgilendiriyor. sunduklarimiz verdigimiz hizmet tatmin etmiyor.
ben yönetimdeki arkadaslarin düsüncelerinide ögrendikten sonra kapatma islemlerine baslayacagim....
sevgiler
kerem arkadaşımızın.köyün adına, siteye yaklaşık 10 yıllık bir hizmetinden dolayıkendisine çok teşekür ediyorum.
bundan sonrada umarım duyarlı,bu işi bilen bir herdifli kardeşimizin devr alacağını ümit ediyorum
facebook sitesinin türkçeleştigi andan itibaren bir çok yüresel sitelere uğranılmaz olduğu bir gerçek.
ve bir çok yöresel sitelere uğranılmıyor vede izlenilmiyor. bu dabir gerçek
bir iki herdifli arkadaşla yaptığım telefon görüşmesinde dedimki her nekadar uğranılmasada yada
izlenilmesede herdif sitesinin
varlığı yeterlidir dedigimde bana katıldılar. herdifli olan herkes elini taşın altına koysun ilgilensin.
herdifli, bilgisayar ögretmeni özkan kardeşimizle yaptığım bir tlf görüşmesinde bu konuda
çok yoğun oldugundan dolayı iki ay sonra
ancak bazı konularda yardımcı olabilecegini söyledi. yada şöyle bir şeyde olunabilir facebook da bir herdif
gurubunun da oluşabilecegini bir çok resim, video, müziklerimizi burda paylaşabiliriz
bu daha masrafsız yada daha az zahmetsiz bir iş oldugunda akla yatkın geliyor ..
bu konuda herkes görüşlerini belirtise iyi olur ..
degerli arkadaslar,
uzun zamandir sitemizi izliyorum. kanimca sitenin fazla bir anlami kalmadi. belirli insanlarin yazdigi ve izledigi bir durum söz konusu. ben sahsen sitenin kapanmasindan yanayim. benden devralacak arkadas varsa bildirsin. yönetimdeki diger arkadaslarin düsüncelerini bilmiyorum. onlarda görüslerini yazmali bu konuda.
saygilar
sigaram gibi
iki fıstık, bir kırık leblebi gibi
rakı soframı özler gibi
özledim seni
tellerde asılı kalmış mekanik sesini
yüreğimden geçen ayak izlerini
sarhoş gecelerde nara atar gibi
özledim seni
biri kırık, iki dal gibi
bir yanım yaz,bir yanım kış gibi
siyah beyaz film izler gibi
özledim seni
saat yedi
bu son trendi yüreğimden kalkan
içinde vagon vagon insan
raylar biter uçurum kenarında birazdan
ve son arzulardan arta kalan
o kısa kısa gülücükler dağıtan
dudaklarının sıcaklığında
özledim seni
ölüme saniye kala
özledim seni...
sigaram gibi
iki fıstık, bir kırık leblebi gibi
rakı soframı özler gibi
özledim seni
tellerde asılı kalmış mekanik sesini
yüreğimden geçen ayak izlerini
sarhoş gecelerde nara atar gibi
özledim seni
biri kırık, iki dal gibi
bir yanım yaz,bir yanım kış gibi
siyah beyaz film izler gibi
özledim seni
saat yedi
bu son trendi yüreğimden kalkan
içinde vagon vagon insan
raylar biter uçurum kenarında birazdan
ve son arzulardan arta kalan
o kısa kısa gülücükler dağıtan
dudaklarının sıcaklığında
özledim seni
ölüme saniye kala
özledim seni...
Senin adını
kol saatimin kayışına tırnağımla kazıdım.
Malum ya, bulunduğum yerde
ne sapı sedefli bir çakı var,
(bizlere âlâtı-katıa verilmez),
ne de başı bulutlarda bir çınar.
Belki avluda bir ağaç bulunur ama
gökyüzünü başımın üstünde görmek
bana yasak...
Burası benden başka kaç insanın evidir?
Bilmiyorum.
Ben bir başıma onlardan uzağım,
hep birlikte onlar benden uzak.
Bana kendimden başkasıyla konuşmak
yasak.
Ben de kendi kendimle konuşuyorum.
Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi
şarkı söylüyorum karıcığım.
Hem, ne dersin,
o berbat, ayarsız sesim
öyle bir dokunuyor ki içime
yüreğim parçalanıyor.
Ve tıpkı o eski
acıklı hikâyelerdeki
yalnayak, karlı yollara düşmüş, yetim bir çocuk gibi bu yürek,
mavi gözleri ıslak
kırmızı, küçücük burnunu çekerek
senin bağrına sokulmak istiyor.
Yüzümü kızartmıyor benim
onun bu an
böyle zayıf
böyle hodbin
böyle sadece insan
oluşu.
Belki bu hâlin
fizyolojik, psikolojik filân izahı vardır.
Belki de sebep buna
bana aylardır
kendi sesimden başka insan sesi duyurmayan
bu demirli pencere
bu toprak testi
bu dört duvardır...
Saat beş, karıcığım.
Dışarda susuzluğu
acayip fısıltısı
toprak damı
ve sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran
bir sakat ve sıska atıyla,
yani, kederden çıldırtmak için içerdeki adamı
dışarda bütün ustalığı, bütün takım taklavatıyla
ağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı.
Bugün de apansız gece olacaktır.
Bir ışık dolaşacak yanında sakat, sıska atın.
Ve şimdi karşımda haşin bir erkek ölüsü gibi yatan
bu ümitsiz tabiatın
ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır.
Yine o malum sonuna erdik demektir işin,
yani bugün de mükellef bir daüssıla için
yine her şey yerli yerinde işte, her şey tamam.
Ben,
ben içerdeki adam
yine mutad hünerimi göstereceğim
ve çocukluk günlerimin ince sazıyla
suzinâk makamından bir şarkı ağzıyla
yine billâhi kahredecek dil-i nâşâdımı
seni böyle uzak,
seni dumanlı, eğri bir aynadan seyreder gibi
kafamın içinde duymak... nazım HİKMET RAN
Bir gün Delilik yakın dostlarını kahve içmek üzere evine davet etmiş.
Herkes gelmis. Kahveler icildikten sonra
Delilik dostlarına saklambaç oynamayı önermiş.
Saklambaç mi? O da nedir? diye sormuş Merak.
-Saklambaç bir oyundur. Sizler saklanırken ben yüze kadar sayacağım.
Saymayı bitirdiğimde ilk bulacağım kişi benden sonraki ebe olacaktır.
Korku ve Tembellik dışındakiler Delilik'in önerisini derhal kabul etmişler.
-1..., 2..., 3... diye yüksek sesle saymaya başlamış Delilik. Acelecilik, ilk bulduğu yere kendini atıvermiş.
Utangaçlık, her zamanki alışkanlığıyla bir ağacın gölgesine ilişmiş.
Neşe, bahçenin orta yerine doğru yönelmiş.
Hüzün, saklanacak yer bulamadığından ağlamaya koyulmuş.
Kıskançlık, Başarı'nın pesinden giderek yani başındaki bir kayanın ardına sığınmış.
Delilik saymayı sürdürmüş...
Umutsuzluk, Delilik'in doksan dokuza geldiğini duyduğunda iyiden iyiye umutsuzluğa kapılmış.
- YÜZ ! diye haykırmış Delilik,
Saklanmayan ebedir, aramaya başlıyorum.
İlk sobelenen Merak olmuş. Birinci kurbanın kim olacağını o kadar merak ediyormuş ki, saklanmayı ihmal etmiş.
Bahçe duvarına baktığında, Delilik Kararsizlik'i fark etmiş; üzerine tünemiş olduğu duvarın hangi tarafına saklanacağını düşünmekle meşgulmüş ve hemen ardından Neşe'yi, Hüzün'ü,
Utangaclik'i sobelemiş. Herkes yeniden bir araya geldiğinde Merak sormuş:
Aşk nerede? Hiç Aşk'ı gören oldu mu?
Delilik, Aşk'ı aramaya koyulmuş.
Dağlara çıkmış, nehirlerin yataklarına bakmış, ama Aşk'ı hiç bir yerde bulamamış.
Çaresiz arayışını sürdüren Delilik, bir gül ağacı ile karsılaşmış.
Eline geçirdiği bir çalıyla ağacın dallarını, yapraklarını yoklamış.
Aniden tiz bir çığlıkla irkilmiş. Acıyla bağıran Aşk, diken batan gözünü tutuyormuş.
Delilik ne yapacağını bilememiş. Özür dilemiş, yalvarmış yakarmış Aşk'a
kendisini affetmesi için. O kadar üzülmüş ki, bir daha hayat boyu yanından
ayrılmayacağını bile vaat etmiş. Acısı biraz dinen Aşk sonunda özürleri kabul etmiş.
O günden beri Aşk'ın gözü kördür ve Delilik hep yanı başındadır...